DEYİMLERİN HİKAYELERİ

DEYİMLERİMİZ ÜZERİNE

            Anlatımı güzelleştirmek, savunulan fikir ve düşünceyi daha etkili kılmak üzere her dilde kalıplaşmış bazı sözler bulunur. Atasözleri, dua ve temenni cümlecikleri, ilençler, bilmece ve tekerlemeler vb…. bu tür kalıplaşmış sözler arasında dilin bünyesinde en sık rastlanılanlar ise deyimlerdir.

            Deyim: İki ya da daha fazla kelimeden meydana gelen ve kelimelerin öz anlamları dışında yeni bir anlam ifade eden söz gruplarına denilir. Atalarımız buna tabir derlerdi. Dilin bünyesinde kalıplaşmış ve kökleşmiş olarak değişmeden kullanılan deyimler hiç şüphe yok ki anlatıma canlılık ve güç katarlar. Bu sayede düşünceler ve olayların muhataba daha etkili biçimde yansıtıldığı bir gerçektir.

            Atasözleri ortaya çıkarken genellikle uzun zamanların tecrübeleri sonucu ulaşılan doğruların veciz ifadesi biçiminde söylenir; oysa deyimler genellikle bir hikâye ye, bir efsane veya olaya dayanır. Bazı kişilerle ilgili anılar ve hikâyeler, tarihten alınmış olaylar deyimlerin ortaya çıkış nedenleri arasında ön sıraları paylaşırlar.

            Şimdi sizlere bazı deyimlerimizin anlamlarını ve ortaya çıkışlarını anlatan hikâyelere yer vereceğim.

 

 

MÜREKKEP YALAMAK

 

            Uzun yıllar öğrenim görmüş, ilim öğrenmiş kişiler hakkında “mürekkep yalamış” denir. Bu deyim bir matbaadan evvelki zamanların elyazması kitapları ve hattatları yahut zanaatkârlarından yadigârdır.

            Elyazması kitapların sayfaları hazırlanırken pürüzleri kaybolsun ve kalemin kayganlığı sağlansın diye parşömenlerin üzeri aher denilen bir tür sıvı ile cilalanır ardından da mührelenir imiş. Aher, yumurta akı ve nişasta ile hazırlanan muhallebi kıvamında bir hamule olup kâğıt üzerinde bir tabaka oluşturur. Kitap kurtlarının pek sevdiği aher, aslında suyu görünce hemen erir. Aherin bu özelliğinden dolayı eski zamanların hattatları yahut kopya usulü kitap çoğaltan zanaatkârları, bir hata yaptıkları zaman onu silmek için (mürekkep silgisi henüz icat edilmemiştir) serçe parmaklarının ucunu ağızlarında ıslatıp hatalı harf veya kelimelerin üzerine sürerler, böylece zemindeki aher dağılır ve aherle birlikte hatada kendiliğinden kaybolur gidermiş. Bazen bütün bir cümlenin silinmesi gerektiğinde aynı işlemi tekrarlamak gerekir, hattatın serçe parmağına gelen mürekkep ister istemez diline geçer, böylece hattat mürekkebi yalamış olurmuş.

            Mürekkep bezir isinden hazırlandığı için suda çözülmesi normaldir. Bu yüzden elyazması eserler asla su ve benzeri ile temas ettirilmez. Ancak kitap henüz yazılma aşamasındayken mürekkebin bu özelliği hattatların işine yarar, gerek divitlerin ucunda kalan mürekkep lekelerini gidermek ve temizlemek, gerekse sayfaya imla koymak için diviti tekrar mürekkebe bandırarak israf etmek yerine ucunu diline değdirir ve oradaki mürekkebin çözülüp kullanılmasını sağlarlarmış. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Sonuçta eskiler, bir insanın yaladığı mürekkep miktarınca ilminin arttığını var sayarlar ve okuma yazma bilenlerin çok az olduğu zamanlarda azıcıkta olsun mürekkep yalamış olmayı toplum içinde saygı alameti olarak alırlarmış.

 

 

ÇİZMEYİ AŞMAK

 

            Söyleyişte daha ziyade “Çizmeyi aşma!”, yahut “Çizmeden yukarı çıkma!” biçiminde emir kipiyle ve boyundan büyük bir işe girişildiğini ima eder mahiyette kullanılan bu deyimin hikâyesi şöyledir:

            Milad-ı İsa’dan üç asır evvel Efes’te Apella(Apel) isimli bir ressam yaşarmış. Büyük İskender’in resimlerini yapmakla şöhret bulan Apel’in en büyük özelliği yaptığı  resimleri halka açması ve gizlendiği bir perdenin arkasından onların tenkitlerini dinleyip hoşa gidecek yeni resimler için fikir geliştirmesi imiş.

            Günlerden birinde bir kunduracı Apel’in resimlerinden birini tepeden tırnağa süzüp tenkide başlamış. Önce resimdeki çizmeler üzerinde görüşlerini bildirip, kunduracılık sanatı bakımından tenkitlerini sıralamış. Apel bunları dinleyip gerekli notları almış. Ancak bir müddet sonra adam resmin üst kısımlarını da eleştirmeye ve hatta teknik yönden, sanat açısından, renklerin kontrası ve gölgelerin derecesi üzerine de ileri geri konuşmaya başlayınca Apel perdenin arkasından bağırmış.

-          Efendi, haddini bil; çizmeden yukarı çıkma!

ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ

 

            Bolu Beyi’ne baş kaldıran ünlü Köroğlu bir gün atını çaldırmış. Asil bir hayvan olan atını aramak için tebdil-i kıyafet (Kıyafet değiştirerek) ile diyar diyar dolaşmış ve sonunda yolu İstanbul’a düşmüş. Atını, satılmak üzere pazara getirilen hayvanlar arsında görünce hemen alıcı rolüne bürünüp;

-                     Efendi, demiş, bu at güzele benziyor. Ancak binip bir denemek istiyorum. Satıcı onu tanımadığı için binmesine izin vermiş. At, üzerine binen eski sahibini tanıyıp dört nala koşmaya başlamış. Köroğlu, Sirkeci sahiline gelip bol para vererek bir sal kiralamış ve ver elini Üsküdar. Bu arada at satıcısı aldatıldığından dolayı kıvranır dururmuş. Köroğlu’yu atıyla birlikte bir sandal üzerinde gören satıcının dostlarından biri onu teselli için seslenmiş:

-          Üzülmeyi bırak! Atı alan Üsküdar’ı geçti. O adam Köroğlu’nun kendisi idi.

Bugün bu sözü, “İş işten geçti” manasında kullanırız.

 

 

ATEŞ PAHASI

 

            Vaktiyle Osmanlı hükümdarlarından biri adamlarıyla avlanmaya çıkmış. Bir ceylanın peşinden koşarken vakit bir hayli ilerlemiş ve gün batmaya yüz tutmuş. Bu sırada gök kararmış, ortalığı şiddetli bir rüzgar ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmış. Hünkar ve adamları kendilerini en yakın kulübeye zor atmışlar. Meğer sığındıkları kulübe odunculuk yapan bir garibe aitmiş. Adamcık onları içeri almış. Sultan her ne kadar adamı tedirgin etmemek için kim olduğunu söylememiş ise de oduncu durumu kavramış ve ocağa büyük odunlar atıp kulübeyi iyice ısıtmış. Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun kalmışlar ve geceyi orada rahatça geçirmişler. Hatta bir ara hünkar,

-          Doğrusu şu ateş binaltın eder diye söylenmiş.

Ertesi gün yola çıkacakları vakit padişah oduncuya sormuş:

-          Efendi! Bizi ihya ettin, harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik. Söyle

bakalım borcunuz ne kadar?

            Oduncu fırsatı değerlendirmenin tam zamanı deyip değeri yüksek tutmuş:

-          Bin altın beyzadem

Vekilharç hemen atılmış:

-          Ne masraf ettin ki bin altın istersin bre densiz?

-          Sabaha kadar ateşi aynı kıvamda tuttum. Böyle dağ başında bu ateş az bulunur.

-          Ama ateş bu denli pahalı mıdır?

O sırada padişah vekilharcına dönüp:

-          Ağa, demiş, ateş iyiydi, şimdi değerini verin!

Oduncunu bu tavrı halk arasında duyulunca, değerinin üzerinde fiyat biçilen şeyler hakkında “ateş pahası” denilmeye başlanmış ve giderek deyimleşmiş.

 

 

PÜF NOKTASI

 

            Vaktiyle çanak çömlek ve testi imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:

-          Sen, demiş, daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen

gerekir.

Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir

dükkan açar. Açar açmasına da yeni dükkanda güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır. Usta,

-          Sana demedim mi evladım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Bu

sanatın bir püf noktası vardır.

            Usta bunun üzerine tezgaha bir miktar çamur koyar ve,

-          Haydi, der, geç bakalım tezgahın başına da bir testi çıkar. Bende sana püf noktasını

göstereyim.

Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada “püf” diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırakta bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur.

            Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanır.

 

 

YOLUNACAK KAZ

 

Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış:
            -   Selamunaleykum ey pir'i fani...
            -   Aleykumselam ey serdar'i cihan...
            Padişah sormuş:
            -   Altılarda ne yaptın?
            -   Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...
            Padişah gene sormuş:
            -   Geceleri kalkmadın mı?
            -   Kalktık... Lakin, ellere yaradı...
            Padişah gülmüş:
            -   Bir kaz göndersem yolar mısın?
            -   Hem de ciyaklatmadan...
            Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş:
            -   Ne konuştuğumuzu anladın mı?
            -   Hayır padişahım...
            Padişah sinirlenmiş:
            -   Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.
            Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
            -   Ne konuştunuz siz padişahla...
            Adam, başveziri şöyle bir süzmüş:
            -   Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.
            Başvezir, yüz altın vermiş.
            -   Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah
olduğunu.
            -   Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.
            Vezir kafasını kaşımış.
            -   Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne emek?...
            Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
            -   Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.
            Vezir bir soru daha sormuş...
            -   Geceleri kalkmadın mı ne demek?
            Adam bir yüz altın daha almış.
            -   Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim...
            Vezir gene kafasını sallamış.
            -   Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek...
            Adam gülmüş.
            -   Onu da sen bul...

 

 

 

 

Yorum Yaz